"Halkın iradesi doğrultusunda
hareket edilecektir."
Bu sözleri, Hükümet Dönem Başkanı
Joseph Deiss, 8 Şubat 2004 akşam saatlerinde yaptığı basın
açıklamasında söylüyordu. Deiss bu demeci verirken,
"tedavi edilemez, fazlasıyla tehlikeli seksüel sapkınlık
ve şiddet suçlularının ömür boyu nezaret altında
tutulmalarını" hedefleyen önerinin halkoylamasında
kabul edildiği artık belli olmuş, televizyonlar, radyolar,
internet haber siteleri de sonucu, "halkın resmi
politikaya doğrudan müdahalesi", "hükümet için
kara gün" başlıklarıyla duyuruyorlardı.
Seçmen tercihinin, resmi hükümet görüşü
ve parlamento çoğunluk iradesinin tersine belirmesi, İsviçre
politikasında deprem etkisi yaratmıştı. Daha önce 2003 yılında
parlamentoya gelen bu öneri, varolan yasal düzenlemelerin
yeterli olduğu gerekçesiyle reddedilmiş, bunun üzerine
ortaya çıkan bir halk inisiyatifi, öneriyi halkoylamasına götürmek
için yeterli sayıda imza toplamayı başarabilmişti. Zamanın
Adalet Bakanı Ruth Metzler, "İnsanların korunması;
insan haklarının korunmasına karşı olmamalı" uyarısını
dile getirmiş, İsviçre Hükümeti de, seçmenleri halkoylamasında
"hayır" demeye davet etmişti.
Kimsenin bilmediği çözüm
Deiss, tecelli eden halk iradesi doğrultusunda
davranılacağını ilan ediyordu etmesine ama, hükümet de
dahil, bunun nasıl olacağını henüz kimse bilemiyordu. Zira,
halkoylamasından "tedavi edilemez ve fazlasıyla tehlikeli
suçluların" ömür boyu nezaret altında tutulmaları
kararının çıkmasının ardından hükümete düşen, bunun
nasıl uygulanacağıyla ilgili düzenlemeleri içeren yasa
tasarısını parlamentoya sunmak oluyordu. Halkoylaması, bu
kapsamda değerlendirilen suçluların durumlarının sürekli gözden
geçirilmesi seçeneğine neredeyse bütün kapıları kapamıştı.
Bu doğrultuda parlamentonun kabul edeceği bir yasal düzenlemenin,
İsviçre'yi insan hakları açısından zor duruma düşüreceği
gibi ülkenin AB ile olan ilişkilerini de zedeleyeceği fazlasıyla
belliydi.
"Ne şiş yansın, ne kebap" mümkün
mü?
Halkoylamasının sonuçlarının alındığı
8 Şubat 2004 tarihinden sonra, kamuoyundaki hararetli tartışmalar
dinmiş görünse de, bunun fırtınadan önceki sessizliğe
benzediği belli oluyordu. Zira, gerilim sürüyordu, ama sadece
şekil değiştirmişti. Konuyla ilgili yasal bir düzenlemenin
nasıl yapılabileceği üzerine yoğunlaşan tartışma,
uzmanlar arasında devam ediyordu. Psikiyatri, psikoloji,
uluslararası ve iç hukuk gibi konuyla birinci dereceden ilgili
alanlardan uzmanların bildirdikleri görüşler arasındaki
farklılıkların derinliği, toplumsal bir uzlaşmanın olmadığını
açıkça gösteriyordu.
Hükümet ve parlamentonun, "ne şiş
yansın, ne kebap" türünden bir yasa beklentisi içinde
olduğu biliniyordu. Çünkü, seçmen çoğunluğu hükümet ve
parlamentoya "tedavi edilemez ve fazlasıyla tehlikeli suçluların"
ömür boyu nezaret altında tutulmalarını sağlayacak bir
yasal düzenlemenin yapılması görevini vermişti, ama böyle
bir işin hukukun ana prensipleri ve İsviçre'nin uluslararası
yükümlülükleri dikkate alınarak yapılması gerekiyordu.
İsviçre Hükümeti, böyle bir yasa tasarısı
taslağını hazırlamakla Adalet Bakanlığı'nı görevlendiriyordu.
Bunun üzerine, Adalet Bakanlığı'ndan Arnold Koller’in başkanlığını
yaptığı bir çalışma grubu kuruluyordu. Hukukçular, adli
psikiyatri uzmanları ve 8 Şubat'tan galip ayrılan halk
inisiyatifi temsilcilerinden oluşan bu çalışma grubunun görevi,
çeşitli uzman görüşlerini süzgeçten geçirerek yeni yasal
düzenlemeye yardımcı olacak ayrıntılı bir taslağı Adalet
Bakanlığı'na sunmak olarak belirleniyordu.
Kaderin garip oyunu: İş, Blocher'e kalıyor
Merakla beklenen yasa tasarısı ön taslağı,
kamuoyunun tartışmasına sunulmak üzere Adalet Bakanı
Christoph Blocher tarafından 15 Eylül'de Bern'de düzenlenen
bir basın toplantısıyla açıklandı.
"Tedavi edilemez ve fazlasıyla
tehlikeli suçluların" ömür boyu nezaret altında
tutulmalarını talep eden halk inisiyatifine, halkoylaması öncesi
destek veren İsviçre Halk Partisi SVP'nin ağır topu ve bugünün
Adalet Bakanı Blocher'in endişeli olduğu her halinden belli
oluyordu. Halkoylaması öncesinde, böyle bir önerinin kabul
edilmesi halinde İsviçre hukuk sisteminin çok zor durumda
kalacağı, bununla ilgili yasal düzenlemelerin büyük sıkıntılar
yaratacağı şeklinde eleştirilere kulak tıkayan Blocher, bugün
bu uyarıların yerinde olduğunu, sözleriyle zımnen de olsa
kabul eder görünüyordu. Bugün bakanlık koltuğunda oturan
Blocher, hükümet yetkilisi olarak, konuyla ilgili yasal düzenlemedeki
zorluklara dikkat çekerek başlıyordu basın toplantısına.
Bir insanın ne zamana kadar tehlikeli olduğu
öngörülebilir mi?
Blocher, “bir insanın ne zamana kadar
tehlikeli ve terapilere cevap vermediğini öngörmek oldukça
zor mu” sorusuyla başladığı konuşmasına, halkoylamasında
kabul edilen önerinin yasal bir temele oturtulmasının önündeki
ana soruna değiniyor ve sözlerine şöyle devam ediyordu:
"Uzmanlar arasında da farklı görüşler
hakim. Bir kısmı bunun üç aylık zaman dilimleriyle sınırlı
bir şekilde yapılabileceğini, diğer bir kısmı ise bunun
bir kaç yılla sınırlandırılarak mümkün olabileceğini
savunurlarken bir diğerleri ise uzman raporunun bir ömür boyu
geçerli olmasında sakınca görmediklerini belirtiyorlar.”
Ön taslak hangi yenilikleri içeriyor?
Adalet Bakanlığı'ndan Arnold Koller’in
başkanlığındaki çalışma grubu tarafından hazırlanan ve
Blocher'in tanıttığı yasa tasarısı ön taslağının,
"tedavi edilemez, fazlasıyla tehlikeli seksüel sapkınlık
ve şiddet suçlularının" ömür boyu nezaret altında
tutulmaları şartının son buluşunu mümkün kılacak
uygulamayı üç ana aşamayla tanımladığı görülüyor.
Birincisi, ömür boyu nezaret altında
tutulmasına karar verilen kişi, kanton yetkilileri aracılığıyla,
tedavisinin mümkün olduğunu gösterebilecek yeni bilimsel
verilerin olup olmadığını öğrenmek için hükümet tarafından
kurulan yeni uzmanlık komisyonundan talepte bulunabilecek.
İkincisi, kanton yetkilileri, uzmanlık
komisyonunun raporu doğrultusunda, suçlunun tedavi edilip
edilemeyeceği üzerine karar verebilecek. Ancak karar olumlu
olsa da, tedavi ilk aşamada ömür boyu nezaret çerçevesi içerisinde
devam edecek.
Üçüncüsü, suçlunun tedavi altında
olduğu süre içerisinde tehlikeli olma derecesinde bir azalma
olduğu ve bu yönde giderek daha fazla olumlu sonuçlar alınmaya
başlandığına kanaat getirildiğinde, ömür boyu nezaret
ortadan kalkacak ve olağan nezaret şartları altında
tedavinin devam edilmesi sağlanacak.
Sonradan ömür boyu nezaret kararı
Taslak, ömür boyu nezaret inisiyatifinin
önerdiği çerçeveyi aşan yeni bir uygulamaya yasal zemin
sunmasıyla da dikkat çekiyor. Buna göre, suçla ilgili yeni
verilerin ve delillerin ortaya çıkması halinde, mahkemece
verilen karar kesinleşmiş olsa da, eğer bunlar ömür boyu
nezaret altında tutulma kapsamında değerlendiriliyorsa hükümlünün
aleyhinde kullanılabilecek. Böyle bir durumda, hükümlü hakkında
sonradan da ömür boyu nezaret altında tutulma kararı alınabilecek.
Yetkililer, bu düzenlemeyle, cezanın
infazı sürecinde de suçlunun tahliye edilmesinden sonra
tehlikeli olabileceğinin tespit edilebilme ihtimalinin dikkate
alındığını belirtiyorlar.
Suç işlendikten sonraki davranışlar
Taslaktaki bir başka önemli nokta da, suç
işlendikten sonraki davranışların ömür boyu nezaret altında
tutulma kararının verilmesine yol açabilmesi olarak ortaya çıkıyor.
Buna göre, ceza kesinleştikten sonraki ve cezaevlerindeki
davranışlarıyla da, hükümlüler aleyhine ömür boyu
nezaret altında tutulma kararı alınabilecek. Burada, ömür
boyu nezaret için sadece işlenen suçun değil, ileriye yönelik
tehdit potansiyelinin de dikkate alındığı anlaşılıyor.
Mevcut yasalara göre, ömür boyu nezaret
altında tutulma kararı on yılı aşkın hapis cezasına çarptırılan
hükümlüler için verilebilirken, taslakta bu süre sınırlaması
kaldırılıyor ve daha hafif cezalara çarptırılan suçluların
da, aleyhlerinde rapor hazırlanması halinde tahliyeleri
engelleniyor.
15 Aralık'a kadar tartışılacak
Adalet Bakanı Blocher, taslağın 15 Aralık
2004 tarihine kadar tartışmaya açıldığı bilgisini
veriyor. Kamuoyu bu süre zarfında, Blocher'in de kafasını meşgul
ettiği anlaşılan "Bir insanın ne zamana kadar tehlikeli
ve terapilere cevap vermediğini öngörmek oldukça zor mu”
sorusuna yanıt bulmaya çalışacak. İsviçre Hükümeti, bu
zor durumdan nasıl kurtulacağını belki de kara kara düşünerek,
sonuç olarak beklenen yasa tasarısını hazırlayacak ve
parlamentoya sunacak.
Hukukçulardan, farklı açılardan ve pek
çok itiraz yükseliyor. Ama hemen hepsinin ortak olarak birleşerek
gösterdikleri ana tehlike şöyle özetleniyor:
"Ceza, yasalarca suç olarak tanımlanmış
fiillere verilir. Bu temel prensiptir. Bir kişinin ileride suç
işleyebileceği tahmininden yola çıkılarak verilen ceza, bu
temel prensibe uymaz. Tedbir alan adli sistem olarak tanımlanabilecek
böylesi bir uygulama, hukuk devleti açısından son derece büyük
sakıncalar doğurur. İsviçre böyle bir tuzağa düşmemelidir."
(snc)