İsviçre'de
yoksulluk,
bugün ortaya çıkan bir olgu
değil kuşkusuz... Rudolh Strahm'ın araştırma ve
tespitlerini esas alarak, herp birlikte kısa bir zaman yolculuğuna
çıkalım istiyoruz.
snc/
sevim civil
18. ve 19. yüzyıl, İsviçre’de
yoksulluğa damga vuruyor. 1816/17 yıllarında doğu İsviçre’nin
bir çok bölgesinde açlıktan ölenlerin sayısı azımsanmayacak
kadar çoktu. Appenzell, Glarus ve Toggenburg’da aşırı
pahalık ve işsizlik halkın yarısından çoğunu yoksulluğa
sürüklemişti. Bazı sosyal yardımlara rağmen 1817 yılında
önceki yıllara göre iki misli insan ölmüştü. Evlerde parça
başı çalışanlar, çocuklar ve ihtiyarlar başta olmak üzere
pek çok insan kabakulak, tifüs ve çiçek gibi hastalıklara
kurban gitmişti.
TOPLU YOKSULLUK
1816/17 yıllarında
yaşanan yoksulluk tarihe özel bir önemle geçse de, fakirlik
çizgisi onu takip eden yıllarda da hep bir yükselme kaydetti.
İnsanların giderek daha fazla bir bölümü birikimsiz,
topraksız hale geliyor ve çalışarak kazandıkları para ise
yaşam için yeterli olmuyordu. İsviçre’nin geniş bir bölümünü
kapsayan toplu fakirlik artık varlıklı olanları da huzursuz
etmeye başlamıştı. Bu da devlet ve kilise adamlarının
fakirlik sorunu üzerine daha fazla düşünmelerini zorunlu kılmıştı.
Liberal ve aydın çevrelerce, yoksulluğu kader sayarak kabul
etmemek, insanların bu konuda kendi sorumluluklarını yüklenerek
mücadele etmeleri ve aynı zamanda devletin de yoksulluğa karşı
çözüm bulması gerektiği savunulmaya başlanmıştı.
1840 ve
1860 yılları, toplu yoksulluğun zirve noktası olmuştu.
Yoksulluktan en fazla etkilenen tarım bölgeleri Luzern, Bern
ve Vaud idi. Bern’de yoksulluk 1846 yılında yüzde 8.5'ten,
1855 yılında yüzde 13’e yükselmişti. Aynı zamanda endüstrileşmiş
Zürih şehrinde yoksulluk oranları yüzde üç ile yüzde beş
arasındaydı. 1850 yılında İsviçrelilerin toplam yüzde onu
sosyal yardım almaktaydı. Bu yıllarda binlerce insan İsviçre’yi
terk ederek yurtdışına gidiyorlardı. Çoğunluk, ekmek
paralarını kazanmak için Amerika’yı seçmekteydi. 1841 ve
1860 yılları arasında sadece Kanton Argau’dan on ikibin
insan Amerika’ya göçmüştü. Günümüzde bu insanlara ekonomi göçmenleri deniliyor.
NİÇİN ÇOK SAYIDA İNSAN
FAKİRLEŞTİ?
Nüfus
artışı yükselen yoksulluğun ana nedeni. Bugün üçüncü dünya
ülkelerinde görüldüğü gibi, iş imkanları giderek fazlalaşan
nüfus artışına ayak uyduramıyordu.
Yoksul insanlarla günümüzde
de karşılaşıyoruz, ama onları yoksul olarak algılamıyoruz.
Onları sosyal vakalar, iş tembelleri, dağ çiftçileri gibi
kategorilere sokmasını çok iyi biliyoruz. Fakir insanlar, en
düşük ücretler ödenen ve en çok çalışılan sektörlerde
ekonomiye katkı sağlamaktalar: Restoranlarda, hastanelerde, inşaat
sektöründe küçük işyerlerinde... Birçoğu tehlikeli, ağır
işler yaparak sağlıklarını zedeliyorlar ve kalifiye eleman
olmadıklarından dolayı iş pazarında fazla bir şansları
olmuyor. Malulen emekli olmadan, korunaklı atölyelerde onur kırıcı
olarak yaşadıkları ortamın dışında çalışmak onların
da isteği...
Bizde en azından kimse aç
kalmıyor deniliyor. Bazıları İsviçre’de yoksulluk yaşandığını
kabul bile etmek istemiyorlar. Fakirlik otuzlu yıllarda vardı,
bugün ise üçüncü dünya ülkelerinde yoksulluk yaşanıyor.
İsviçre’de fakirlik göreceli olarak ele alınıyor. Yani
fakir insanlar orta hallilere göre daha az varlıklı, ama
isteklerini azaltarak, aldıkları parayla geçinebilirler. Her
kim günümüzde yoksulsa kendi hatası deniliyor.
Gerçeği
ise yaklaşık 750 bin
yoksul insan oluşturuyor. Ancak çoğu fakirlikten dolayı utanç
duydukları için durumlarını saklama ihtiyacını duyuyorlar
ve yoksul sınıfına girenleri çoğu dağınık bölgelerde
bulunduklarından dolayı, fazla göze batmamaktalar. Ve en
nihayet, bu sosyal istatistikleri aydınlatma konusunda politik
istek yok.
YOKSULLAR NİÇİN YOKSUL?
Çoğu
durumda olumsuz faktörler birikiyor. Çok çocuklu ya da babasız
bir aileden gelmek, yatılı okullarda küçük yaşlarda çalışma
zorunluluğu ve bir meslek yapamamak, sağlık durumlarındaki
erken bozulma ve yeterli sigortalı olmamak fakirliğe itilmede
etken oluyor.
İşyerlerindeki
baskı giderek çoğalmakta. Sadece tam
kapasite olarak değerlendirilenlere şans tanınmakta.
Bundan dolayı az güç verebilen, çocuklarını yalnız yetiştiren
anneler ve özürlüler iş pazarında dikkate alınmıyorlar.
Meslek tecrübeleri doğal olarak az olan ve tam güç sarf
etmeyen gençlerin başvuruları ise arka plana itiliyor.
İş
pazarında görülen sertleşmenin yanı sıra sosyal güvenlik
ağında da büyük delikler var. Bu da insanları, asgari geçim
şartlarının altında yaşamaya sürüklüyor. İşsizlik
kurumu, bir süre sonra işsizlik parasını kesiyor ve vergi ödeyemeyecek
kadar düşük kazançlılar sosyal yardıma başvuruyor, ama
yasal bir hakka sahip değiller.
KÖKLÜ DÜŞÜNCE DEĞİŞİKLİĞİ
İsviçre
ve diğer zengin ülkelerdeki fakirlik, sadece sosyal teknik düzeltmelerle
atlatılamaz. Köklü bir düşünce değişikliği olmalı ki,
bununla yoksul komşularla olan ilişkilerde, öğrenim ve
sosyal yardımlara bakışlarda, aynı zamanda Anayasa tarafından
da ekonomik ve sosyo-politik yeni düzenlemeler talep
edilebilmeli. Yeni düşünce demek, kendileri hatalı tezinden dönmek, gizli kalan fakirliği aydınlatmak,
birlikte suçlu olma duygusunu bastırmak yerine bu olguyla mücadele
etmektir. Yoksul insanları onurlarıyla kabul etmek ve onların
dik durmalarına katkıda bulunmak gerekiyor. Onları sosyal
yardım vakası olarak görmemek ve nasihat verme lütfunda
bulunmamak gerekiyor. Bunu istemek, her insanın onurlu bir yaşama
sahip olma hakkıyla açıklanabilir. Onurlu yaşamak, İsviçre’de
yaşayan İsviçrelilerin, ister oturumlu, ister kaçak
mevsimlik işçi olsunlar göçmenlerin, herkesin hakkı...
YOKSULLUKTAN EN ÇOK
ETKİLENEN GRUP: KADINLAR
Kadınlar ve erkekler arasında
ayrımcılık yasalarca yasaklandığı halde, ortalama olarak
kadınların gelirleri en alt düzeyi gösteriyor, kadınların
yoksul kalma rizikosu daha fazla. Eğitim şanslarının eşitliğine
rağmen kadınlar daha az kalifiye eleman olabiliyorlar, kadın
işleri daha çabuk kaldırılıyor, kadınlarda korunaksız tam
gün olmayan işlerde çalışma fazla, sos-yal sigortalarda
daha kötü durumdalar ve çocuk bakımı çoğu zaman onlara bırakılıyor.
Her ne kadar yasalar önünde kadın ve erkek eşitliği geçerli
gibi görünse de, pratikte durum hiç de öyle olmuyor. Kadınların
hakları olan sosyal asgari geçim sınırının garanti altına
alınması ve sosyal eşitlik doğrultusunda mücadele verilmesi
gerekmekte.
HAKSIZLIK
Bu ülkede
varlık dağıtımında büyük bir eşitsizlik var:
Vergi mükellefi halkın yüzde
dördü bir milyon frankın üzerinde mal varlığına sahipken,
aynı kategorideki nüfusun yüzde 60'ının birikimi 50 bin
frankın altında. Halkın yüzde 30'unun ise kayda değer hiçbir
mal varlığı bulunmuyor.