snc:
Sayın Albrecht, Basel Kantonu'nda tespit edilen suç sayısında
geçen yıl ile karşılaştırıldığında hafif bir artış söz
konusu. Sizce bu artışın arkasında yatan nedenler neler
olabilir?
Prof.
Peter
Albrecht: Benim için burada öncelikli olan esas soru, gerçekten
suç oranında bir artış olup olmadığıdır. Burada sahip olduğumuz
tek veri bir "ihbar" istatistiğidir, yani bildirilen,
ancak kesinliği ispat edilmemiş cezai fiilllerdir. Bildirilen
cezai fiilllerin ne kadarının gerçekten ceza hükmüyle sonuçlandığını
bilmiyoruz. Karşılaştırabilmek için bir "ceza hükmü
almış olan suçlar" istatistiğine sahip olamız gerekirdi.
Bu nedenle ihbar istatistiğinin göreceli olarak ifade gücü az.
Ayrıca, ihbar istatistiğinde gidilecek bir değişiklik, sadece
hakiki cezai fiillere bağlı değil, aynı zamanda kurbanın
ihbar usulüne de bağlı. Farklı nedenlerden dolayı, daha fazla
ya da daha az ihbar gerçekleştirilebilir. Polisin etkinliği de
burada rol oynuyor. Daha fazla polis görev yaptığı takdirde,
ortaya çıkarılacak olan suç sayısı da daha fazla olacaktır.
Bundan dolayı; Basel Kantonu'nda suç oranının arttığı yönünde
bir iddiada bulunurken dikkatli olunması gerekir. Ben böyle bir
gelişmeyi kabul edemiyorum. Yalnızca bir suç istatistiğinden,
böyle bir sonuca varmak mümkün değildir. Bu tür bir
istatistik, ancak bir ipucu olabilir.
Sizce
insanların suç işlemelerinin nedenleri nelerdir?
İnsanları
suça teşvik eden pek çok neden var ve elbette belli tahminler yürütmek
mümkün. Hiç şüphesiz, ekonomik durumun kötü olması, genel
olarak suç işlenmesinde büyük bir rol oynuyor. Bu durum özellikle
mali suçların işlenmesinde etkili oluyor. Yabancı gruplar da,
ekonomik durumdan şiddetli bir biçimde etkileniyorlar. Şiddet
suçları ise, ilgili kişilerin şiddetin göreceli olarak büyük
rol oynadığı bölgelerden gelip gelmedikleri ile de ilişkili
bulunuyor. Doğal olarak bu durum, bu kişiler ile davranışlarını
da buraya taşıyor. İçinde bulunulan ekonomik şartlar ve
gelinen yerde şiddetin rolü; bunlar dikkate alınması gereken
iki temel nokta. Tam anlamıyla araştırma yapmadan, bu konu hakkında
kesin iddialarda bulunulamaz.
Peki
bu durum aynı zamanda "kazanan – kaybeden" kültürü
ile bağlantılı olabilir mi?
Hiç
şüphesiz bu da bir rol oynuyor. Konuşmamızın başında da söylediğim
gibi, bir insanın suç işleyip işlememesinde sosyal ve ekonomik
durum, temel bir faktör oluşturuyor. Yabancı kadın ve
erkekler, genel olarak "kaybeden" tarafında
bulunuyorlar. "Kaybedenler" arasında, yaşadığı bölgenin
diline yeterince hakim olamayan ya da meslek sahibi olmayan ve
bunlara bağlı olarak da kötü maddi şartlar altında yaşayan
mülteci adayları da yer alıyor. Bu gibi durumlarda, bu kişilerin
suç işleme tehlikesi doğal olarak daha büyük oluyor.
Yaş
ve cinsiyetin, yabancı ve yerli nüfusun farklı suçluluk
oranlarına ne gibi etkileri mevcut bulunuyor? Suç oranlarına
bakıldığında, erkeklerin payının % 83 ila 86 arasında
bulunduğunu görüyoruz.
Herkes
tarafından bilinen bir gerçek vardır, -ki ben bunu mahkemelerde
edindiğim deneyimlerle de gördüm-suç işleyenler arasında genç
erkeklerin oluşturduğu grup, en çok mahkeme önüne çıkan ve
polislik bir işi olan gruptur. Yabancı nüfusun çoğunluğunu
da genç erkekler oluşturmaktadır. İsviçre'de oturumu henüz
kesinleşmemiş olan, mültecilik başvurusunda bulunan kadın ve
erkekler arasında, aktif yaşlarda bulunan erkekler, sözünü
ettiğimiz bu grubunun güçlü temsilcileridirler. Bununla
birlikte, nüfusun bu kesiminde, daha fazla suç işleyen şahıs
bulunması riski de yüksektir.
Bu
grubun suç işlemeye daha yatkın olmasının sebepleri nelerdir?
Açık
bir biçimde ifade etmem gerekirse, yabancı kadın ve erkekler,
İsviçreli kadın ve erkeklerle aynı nedenlerden dolayı suç işliyorlar.
Yabancı nüfusun belli bir kısmının suç işlemeye daha yatkın
olmasının nedeni ise, İsviçre'de sık sık içinde yaşadıkları
oldukça zor şartlara bağlı bulunuyor. Her şeyden önce,
burada oturum izni olan yabancılar ile mültecilik başvurusunda
bulunan yabancılar arasındaki farkı göz önünde tutmak
gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde ayrıca yasa dışı yollarla
ikamet eden insanlar da bulunuyor. İsviçre'de oturumu kesinleşmemiş
kişilerin, örneğin B ya da C izni bulunmayanların, zor sosyal
ve maddi şartlar altında yaşadıkları görüşündeyim. Ve bu
da, suça teşvik eden bir faktör. İsviçre'de oturumu kesinleşmemiş
olan bu grubun suç işleme tehlikesinin büyük olmasının pek
çok sebebi var. Örneğin bu nedenlerden biri, mültecilik başvurusunda
bulunan kişilerin, çalışma izinlerinin bulunmayışı ve
kendilerine tamamen yabancı bir çevrede yaşamak ve bu çevreye
uyum sağlamak zorunda oluşlarıdır.
Şu
sıralarda Zürih'te de tartışıldığı gibi, kanun dışı
yollara sapmamaları için, iltica başvurusunda bulunan kadınlar
ve erkeklerin de para kazanma olanaklarına sahip olmaları
gerekli değil mi?
Ben
kendi adıma, çalışma olanaklarının sağlanmasını canı gönülden
destekliyorum. İnsanlar çalıştıkları zaman, "akılsızca"
şeyler düşünmek için çok fazla zamanları olmuyor. Ama tam
da bu noktada, Zürih'teki tartışmalara dönecek olursak, çalışma
iznine sahip olma hakkı ile çalışma zorunluluğunu birbirinden
ayırmak gerekir. Zürih'te, benim düşünce olarak reddettiğim,
"çalışma zorunluluğundan" bahsedilmesidir. Böylesi
bir zorunluluk, mültecilerin ucuz işgücü olarak sömürülmesine
olanak sağlayabilir. Her halikarda mantıklı olan, iltica başvurusunda
bulunanlara çalışma olanağı sağlanmasıdır. Ama şu da çok
açık ki, pek çok politikacı buna karşı argümanlar geliştirecekler
ve bunun İsviçre'yi mülteciler için çekici bir ülke haline
getireceğini söyleyeceklerdir.
Mevcut
mülteci yasasına göre, mültecilik başvurusunda bulunan kadın
ve erkekler, üç aylık çalışma yasağının ardından çalışma
izni alabiliyorlar.
Burada
her şeyden önce dikkat etmemiz gereken nokta, bu insanlar için,
iş piyasasında kendilerine uygun bir pozisyon bulabilmelerinin
çoğunlukla çok zor olduğudur. Bunun dışında bulabilecekleri
işlerde de ancak çok düşük ücretler karşılığında çalışabilirler;
örneğin garsonluk ya da temizlik işleri gibi...
İsviçre'de
suç işleyen yabancılar ile İsviçreli halk arasında suç işleme
oranında çok büyük bir fark bulunmamasına rağmen, İsviçre
halkında yabancılara karşı giderek artan korkular oluşmaktadır.
Bu korkular nasıl ortadan kaldırılabilir?
Benim
düşünceme göre, yabancı sorunları ile mülteci sorunlarının,
aynı kefeye konulmaması gerekir. Bu ikisi birbiriyle bağlantılı,
ama farklı ağırlıkları olan iki ayrı konu. Mülteci kadın
ve erkeklerin kendi içlerinde de farklar söz konusu. Hiç kimse,
her mültecinin suç işleyeceğini iddia edemez. Her şeyden önce,
SVP'nin ve diğer partilerin populist parolaları, yabancı düşmanlığını
körüklemektedir. Şu an için daha fazla enerji ve sabır
gerektirse de, bunlar konuya ilişkin tartışmalar yardımıyla
etkisizleştirilmelidir.
Sizce
İsviçre ceza hukuku fazlasıyla mı yumuşak?
Elbette
böylesi genel bir ifade kullanmak kesinlikle mümkün değil.
Hatta, hakimlik deneyimlerime dayanarak, yabancı kadın ve
erkeklerin, İsviçreli nüfusa göre daha sert cezai yaptırımlara
maruz kalarak zarar gördüklerini ve hatta farklı uygulamalara
tabi tutulduklarını söylemek isterim.
Lenzburg
gibi kapalı hapishanelerde, İsviçrelilere oranla daha fazla
yabancı mahkum bulunuyor. Buna karşın yarı açık
cezaevlerinde yabancı mahkum sayısı daha az. Bu farklılığın
arkasında yatan nedenler nelerdir?
Kapalı
cezaevlerinde yabancı mahkumların payının büyük olması, her
şeyden önce firar tehlikesinin arttığı doğrultusundaki
tahminle ilgilidir. İcra makamları, yabancıların, İsviçre
ile sıkı bağları olmadığı takdirde, yarı açık
cezaevlerinden firar etmelerinden endişe ediyorlar.
Hapisten
çıkan göçmenlerin, oturum ya da yerleşim izinlerinin
ellerinden alınması ve bu kişilerin ülkelerine geri gönderilmeleri
de, çok sık karşılaşılan bir durum. Bu fazlasıyla katı bir
tutum değil mi?
Bu,
hiçbir İsviçrelinin asla maruz kalmayacağının açıkça görüldüğü
ek bir ceza uygulaması. Burada, hali hazırda az önce sözünü
ettiğim "yabancılar ayrımı" eğilimi kendini gösteriyor.
Zaman zaman yabancılar polisinin, ilgili kişiler ve bunların
aileleri için doğuracağı sonuçları göz önünde
bulundurmadan, ağır tedbirleri hızla uygulamaya koyması -İsviçre'ye
giriş yasağı ya da sınır dışı etme cezası gibi-, beni
daha da dehşete düşürüyor.
Ayrıca
çok sık duyulan bir başka iddia da, İsviçre'deki
hapishanelerin neredeyse "otele" benzediği... Bu konuda
ne düşünüyorsunuz?
Böyle
bir izlenim, binalar ya da sıhhi tesisler dikkate alındığında
ortaya çıkıyor olsa gerek. Ancak burada kolaylıkla unutulan şey,
bir mahkum olarak cezaevinde yaşama zorunluluğunun ne demek olduğudur.
Bazı İsviçre hapishaneleri, belki dış görünüş itibariyle
otele benzeyebilir, ama hiç şüphesiz her insan özgürlük
tutkusuyla yaşar. Bu nedenle pek çok mahkumun, "otel"
diye adlandırılan bu hapishanelerden kaçması ya da kaçma teşebbüsünde
bulunması şaşırtıcı değildir.
Profesör
Albrecht, çok teşekkür ederiz.